29 Temmuz 2013 Pazartesi

Tek çocuk olmak


     Küçükken bir Almanca sınavında ailemizi tanıtmamız istenmişti minimum 80 kelimeyle. Ben 80 kelimeyi doldurmak için sınıfın büyük bir çoğunluğundan daha çok uğraşmıştım çünkü bir paragrafım eksikti diğerlerinden. Uzun uzun kardeşlerini anlatanların 80i rahatlıkla aşmasını izlerken ben "Ich habe keine Geschwister" yazarak 4 kelimeyle tek çocuk olduğumu belli edip kendimi anlattığım paragrafa ağırlık vermiştim ve belki de bu şekilde öğretmenimden "Ay tek çocuk işte hep kendini anlatıyor, bencil nolacak" damgası yemiştim.

     Hayatım boyunca yardımsever biri oldum, yardım edemeyeceğim durumlarda bile kendimi bırakıp başkalarını düşündüm ama şu kalıplaşmış "tek çocuk" sıfatından kurtulamadım.  Kardeşi olan kimse bencil olamazmış gibi tek çocuk olduğumuzu öğrendikleri anda alnımızda beliren "BENCİL" yazısının sonuçlarını fazla fazla çektim.

     Kuzenlerimize "abla/abi" dememiz öğretilir bize. Ama adları olmadan. Sırf "abla/abi" yani. Bir tane kız kuzenim var ve küçükken kendisinin gerçekten başka evde yaşayan öz ablam olduğuna inanıyordum. Kuzenim olduğunu öğrendiğimde ağlamıştım hatta. Kendimi onun sayesinde tek gibi hissetmiyorum, iyi ki var. Ve bence olabilecek en iyi abla.

     Şikayetçi miyim? Tek başıma, iki veya daha fazla kişiyle oynanması gereken oyunlar oynamak zorunda kaldığım için çocukken, hala bazen başlangıç evresindeki bir şizofreni hastası gibi davranabiliyorum. Bunun dışında pek bir şikayetim yok. Kendi arkadaşlarımdan kardeşler yarattım. "Kardeşim olsa ancak bu kadar sevebilirdim" diyorum "sahip olmadığın bir şeyi/ bir kişiyi ne kadar çok sevebileceğini nereden bileceksin?" diye sormuyorlar iyi ki bana.

     Soyadımın aynı olduğu bir abla, bir abi, en yakın arkadaşlardan bozma birkaç kardeş yetiyor da artıyor yaa. Sonuçta eve girince önemsenen tek kişi olmanın ayrı bi havası var çünkü...

7 Temmuz 2013 Pazar

Karanlıktan çıkan insanlar

          Karanlıktan korkar bazı insanlar. Günışığı görmeyenlerin aydınlığa çıkmaktan korktukları gibi. Işık, özgürlüğün sembolü, tutsaklığın düşmanıdır. Öyle ki; karanlıkta hapsolmaya alışan, ışığı unutan, günışığı görmeyenden daha çok çekinir aydınlıktan. Böyle insanların beyninde dolaşan binlerce solucan düşünmesini engeller, onların özgürlük düşüncelerini kemirirler. Korkarlar çünkü, günışığına çıkıp gözlerinin yanmasından, karanlığa geri dönememekten ürkerler. Karanlık onları yok edene kadar beklemekten başka çareleri kalmadığına karar verir bazıları. Bir daha çıkamayacaklarını düşündükleri bu deliğin içine yavaş yavaş çekilirler. Aslında umutsuzluklarıdır biraz da onları bu apayrı dünyanın içine çeken. O delik ya onları tamamen yutar ya da bir daha içeri çekmemek üzere geri kusar. Kendisine neler olacağını bilmeden beklemeyi seçmek, içeride çırpınmak, onların işine yaramayıp daha da çabuk dibe indirebilir onları. Bazen umulmayan bir şey olur ve delik onlari dışarı fırlatır, hem de bir daha çağırmamak üzere. Günler, haftalar, aylar belki de yıllar sonra günışığı gördükleri için şaşkınlığını gizleyemeyen bu umudunu çoktan kaybetmiş insanların gözleri yanar ama ağlamaktan mı yoksa özgürlüğün onlara kazandırdığı ışıltıdan mı bilemezler. Mutlu oldukları için mi kapanmamış yaralarına güneş ışınları nüfuz ettiği için mi bilemezler.
          Şunu da bilmezler: Karanlığı bir kere olsun tadan, bir daha ömür boyu aydınlıkta yaşasa da gözlerinin önünde geçmişlerinden kalan incecik ama siyah bir perde daima kalacaktır.

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Aşkta aynı mı farklı mı?

     Aşk için birbirine benzer olmak mı yoksa tamamen apayrı yapılara sahip olmak mı daha yararlıdır? Hangisi aşkı pekiştirir? Aşık olmak için karşındakinde benzer özellikler ararsın önce. Aynı cümleleri kurmak hem kulağa hoş gelir, mutlu eder, hem de, kalbin ve beynin, onun kalbi ve beyniyle ortak çalışıyormuş gibi hissedersin. Bir süre sonra sürekli aynı yere gitmek, aynı yemeği yemek monotonluk adını alacağı gibi aynı cümleleri kurmak da yapmacıklık olarak adlandırılabilecektir. Yani bu biraz da sevdiğin kişiyle yakın oturmaya benzer aslında. Başlarda sürekli görüşebildiğin, her haftasonunu birlikte geçirebileceğin, hastalandığında sana çatkapı gelebilecek kadar yakın oturabildiğin bir sevgili istersin. Sonra ne olur? Yavaş yavaş bıkarsın dipdibe olmaktan; daha az görüşmek istersin. Hatta zaman geçer ve ayrılık anı gelirse, yaşadığın yerde nereye baksan ondan izler görürsün. Ayrılık acısı geçse de yaşanan anıları unutamazsın ve gördügün her boş sandalye, her boş kaldırım ya da her boş salıncak sana onu hatırlatır. Uzak oturmak, uzak olmak demek değildir aksine uzak oturmak, uzakken yakın hissetmen için sana verilmiş olan iyi bir fırsattır. Zor olan her şey, kolay sahip olunandan daha uzun soluklu ve daha çekicidir. Farklı karakterler de aynı bu şekilde birbirlerini tamamlarlar. Tabi ki benzer yönlere sahiptirler fakat iki tarafın da eksik parçaları birleşerek tamı yaratırlar. Parmaklarımızın arasında boşluklar vardır, el ele tutuşunca dolan.